Hayat Kırk Kapılı Bir Han
2016’dan Kalan
Hayat: Kırk Kapılı Bir Han…
İnişli çıkışlı bir yol hayat… Üzüntüler, sevinçler, acılar… Ama hep devam ediyor… İnsan bazen gerçekten hep düşünüp duruyor, hayatın gerçekten anlamı nedir, diye? Hayaller, umutlar çoğu zaman yarım kalıyor… Hayal kırıklıkları bazen insanı hayatı da sorgular hale getiriyor…
Herkesin ama herkesin öyküleri var: çok acı deneyimler, tecrübeler… Uzun hikâyeler…
Neyse bazen “Küçük Prense Mektuplar” diye kendimi kendime anlatıyorum, elbette dostlara da…
Son üç yıldır yaşadıklarım bir ilginç yazı konusu olur… Büyük hayal kırıklığı ve derin güvensizlik duyguları vardı. Belki de ben hayatı bazen çok ciddiye aldım, büyük ozan Nazım Hikmet’in dediği gibi. Ama o kadar da ciddiye alınmalı mı hayat? Yoksa inişli çıkışlı bu yolda çok da belli şeylere bağlanmamak mı lazım acaba?
Yüksek Lisansa Başlayamadım…
Hem zamanımı daha verimli değerlendireyim, hem gerçekten her zaman istediğim gibi yeni yeni şeyler öğreneyim diye, bu sene Yeditepe Üniversitesi Yüksek Lisans sınavına girdim. Her zaman ilgi duyduğum Antropoloji’de okuyup en azından kendi çalışmalarımı biraz daha disipline edeyim, dedim. Yazılı ve sözlü sınavları verdik, okumanın yaşı yoktur diye aşkla bir şeyler yapmak istedik. Ama ekonomik engellere takıldık…
Çalışmalar Hep Devam Etti…
Son üç yılda dağ – taş, dere- tepe, yirmi beş yıldır sürdürdüğüm Alevilik Bektaşilik çalışmalarını değil azaltmak, ara vermek daha da arttırarak sürdürdüm. Özellikle Balkanlar’a olan aşkımın çok derin olduğunu gördüm. Bu bölgeye birçok sefer yaptım son üç yılda… Hani diyorlar ya, okumak da, bilim de, araştırma da parayla (hatta zengin işi) olur, diye. Doğru söylüyorlar… Tüm bu işler gerçekten ekip işi, para pul, araç- gereç işi. Abartısız benimkisi amatör ruhun aşkla yoğrulmasından başka bir şey değil. Bu çabalara hiçbir zaman parasal gözle bakmadım. Yaşayacağım kadar param olsun ama bu çalışmaları yapayım, dedim. Birçok dostun yüz kere de söylesek halen bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde “zenginler kulübü” dedikleri Cem Vakfı’ndaki durumum da buydu. Bu çalışmalarımda; benim kişisel gayretlerim, dostlarımın ve kimi kurumların bana yaptığı desteğin dışında Cem Vakfı’nda bulunmak dışında bu kurumun bana doğrudan maddi bir desteği olmadı. Bunun anlaşılmak istenmemesini, hele de sözde kimi yazar ve kurum yöneticilerinin idrak edememelerini iyi niyete bağlayamıyorum. Açıkçası kıskançlık da var… Oturduğu yerde hiçbir şey üretmeyen, ama üretilen şeyleri de kıskanan bir yapımız var… Benim gibi özveriyle araştırmalarını yapmaya çalışan nice dostun olduğunu da biliyorum. Ama ne yazık ki, benim ki gibi biraz da komik bir şekilde, (hatta söz verdiği halde telefona çıkmayan, telefonda ses taklidi yapanlardan da) derlemeye çalıştığım amaca yönelik maddi destek isteklerinin dışında diğer bazı kişilerin elde ettikleri paralar ne olacak? Bunlar hiç sorgulanmayacak mı? Kimi kurumlar, kimi profesörler; Devletten gizli veya açık, iş adamlarından, kurumlardan, halktan toplanan yüz binlerce lira acaba bu toplum, bu inanç için mi harcanıyor, bunlar sorgulanmıyor.
En azından her zaman dürüst bir insan olmaya çalışan birisi olarak son üç yılda bana maddi manada destek olan, bazı çalışmalar yapmama olanak veren kişi ve kurumlara şükranlarım vardır…
Sağ olsunla, var olsunlar… İşleri her daim rast gitsin…
(Unuttuğum isimler varsa af’ola)
Ayhan Aydın

SADIK KAYA DEDE İLE SÖYLEŞİ
Geleneği Yaşatan Dedeler Konuşuyor…
SADIK KAYA DEDE İLE SÖYLEŞİ
Ayhan Aydın
Sevgili Dedem kendinizi tanıtmanızı istersek neler söylersiniz? Nerede ve ne zaman doğdunuz?
1955 yılında Tokat ilinin Turhal ilçesine bağlı Yeşilalan Köyü doğumluyum. İsmail’den olma, Şerif’ten doğma Sadık Kaya Dede’yim.
Hangi ocağı mensupsunuz?
Bostankolu Ocağı, Hünkar’a bağlıyız.
Bostankolu Ocağı hakkında neler söylersiniz?
Bostankolu; Kayseri’nin Ambarlı Köyü’nde 13. Yüzyıllarda Hz. Hünkâr (Hacı Bektaş Veli’nin) tarafından çiftçiyken bir el alıp verme meselesinden dolayı ismini alan asıl ismi Bahattin olan birisidir. Bahattin isimli birisi bostan dikiyordu. Özü Hakk’a ayan, Hünkâr’ı anlayan bir insan. Bu aydınlık Hünkâr’a ayan olur. Hünkâr bir gün dervişleriyle birlikte Kayseri üzeri seyahate çıkar. Bu gelen aydınlık yansımasını bulmak ister. Yani kalbine doğan ışığı bulur. Yanına varıp, hoş beş, selam yaptıktan sonra, çiftçiye ne yapıyorsun, diye sorar. Bostan dikiyorum, deyip selam verir. Tanışmada da Hacı Bektaş Veli’ye Hünkâr’ım, demiş. O zaman Hünkâr olduğumu anladıysan, mademki bir kavun veya karpuz getir de yiyelim, demiş. Demiş ki, ya Hünkâr’ım daha yeni başladım, yeni ekiyorum, dikiyorum, yeni sıram, daha olmadı ki, diye yanıt verir. Dervişlerden birisi, itiraz etme, diktiğin birinin köküne bak, der. Çiftçi Bahattin dönüp bakar ki, o anda üç tane meyve (kavun) yetişmiş. Koşarak gider, üç tane kavunu alır, gelir. Üçünden birisi orada Hünkâr dervişleriyle birlikte lokma yapar. Birini de kendi azığına, yanlarına alır. Birini de Çiftçi Bostancı’ya teslim eder, bunu da çocuklar yesin, diye eve gönderir.
Çiftçi, Bostancı bu hizmeti yaptıktan sonra bir beş on metre kadar ayrılır. Hünkâr ve dervişleri o anda sır olur, görünmez olurlar. Çiftçi Bahattin, eyvah ben Hünkâr’dan bir el alacaktım, diye düşünceye dalar. Nasıl bir daha onu bulurum diye, bir zaman düşünür. Ve akşam olur. Eve vardığında çocuklarıyla birlikte o kavunu lokma ettiğinde sofra ortalıkta iken, kapı çalınır. Aynı dervişleriyle birlikte Hünkâr içeri girer. Çitçi Bahattin Hünkar’ı görüp tanıyınca sevincinden gözyaşları döker, Hünkâr’ıma kavuştum, der. Hacı Bektaş Veli Sultan kendisini Hacı Bektaş olarak tanıtır. Niye ağlıyon çiftçi baba, diye sorar. Sevincimden ağlıyom, bir daha seni bulamam diye, seni de burada görünce sevincimden ağlıyom, der. Ve o almış olduğu lokmayı getirir, orda evin halkıyla birlikte Çiftçi Bahattin’i “Bostancı Kolum” diye nazarlar, el verir. İnsanların elinde yüzünde sivilce gibi bir şey olunca onu iyi etmesi için bunu nişane olsun, diye beyan eder. Orda sohbet edip ilim bilgilerini verdikten sonra, çiftçiden bir kolum olmadığından, yetiştirdiğim birisi olmadığından seni bu yolda, bu ocaktan “Bostankolu Ocağı” olaraktan, bu posta oturtuyorum, der. Bostancı Dervişlerimden diye bir rivayette de, Bostancı Kolum olaraktan seni dergâha kayıt ediyorum, der. Postu 11. Postan Hasan Halife’ye bağlayaraktan kayıt eder. Postun sahibi Hasan Halife’ymiş, onu oraya bağlıyor.

Peki, Bahattin dediğiniz Bostankolu kimmiş başka bilginiz var mı?
Bahattin Yani Bostankolu da üç kardeşmiş: Birisi Hasan Halife, birisi kendisi, Birisini de bilmiyorum.
Bostancı Çelebi Kayseri’nin Ambarlı (Nevşehir ile Kayseri arasında Kayseri’ye bağlı olarak biliyorum.) köyünde kalmış. Ana ocak merkezi orası. Köy halen varmış ama ben oraya gidemedim.
Yavuz Sultan Selim’in karşılarına çıkıp ortalığı karıştırmasından başlayarak Bostan Kolu Ocağı üç kola ayrılıyor: Kendisi yerinde kalıyor, Kardeşlerden birisi Sivas Sivrihisar tarafına gidiyor, diğeri Sakarya tarafına gidiyor.
Bostankolu’nun yani Çiftçi Bahattin’in üç çocuğu varmış. Bunlardan birisi Mudayım Dağı’na yerleşiyor, sonradan Bostankolu Köyü adını alan köyde kalıyor. Buna Hüseyin diyen var, Bayram diyen var. Çocuklarından birini Tokat’ın Dive Köyü’ne, çoban olarak veriyor. Orada bir aileye çalışıyor. Kardeşlerden birini de Tokat’ın Turhal ilçesinin Arapören Köyü’ne koyun çobanı olarak veriyor. Onun adı Bektaş. Bektaş ismindeki çobanı alır yaylaya gider. Yaylanın adı o zamanlar Vazanya’ymış. Bektaş orda çok uzun boylu çoban olarak kaldığından ağanın yaşlılık zamanı gelir. Bir gün Bektaş’ın yanına, yaylaya varır. Bektaş oğlum, çok zamandan beri kahrımı çektin, çok iyi bir insansın, temiz kalplisin, iyi niyetlisin diyerekten sohbet ederler. Benim yaşım geldi, sana bir büyük ikramda bulunmadığım için, bu yaylada aklığın yettiği kadar, gücünün yettiği kadar bir arazi çevir, der. Burası çok verimli bir yer olduğu için sana 150 de koyun veriyorum diye, bağış eder Çoban Bektaş’a.
O arazi Çoban Bektaş’a kalınca, Dive’deki kardeşini de alır yayına getirir. Der ki, kardeş burada arazimiz çok, birimiz çobancılıkla, birimiz de çiftçilikle uğraşıp, geçinip gidek, der. Bostankolu Köyü’ndeki babamızın gereken ihtiyaçlarını buradan temin ederiz, der. Burda Bektaş’ınan berebar; birisi hayvancılık, birisi çiftçiliğe çalışmaya başlarlar. Ve bunlar biraz daha çalıştıktan sonra, Ağa der ki, bunlara, siz akrabalarınızdan, tanıdıklarınızdan insanlar getirin, burada bir köy kurun, burayı size veriyorum der. Bir zaman sonra ağa gözlerini hayata kapatır. Bu iki kardeş orada devam ederler. Tokat Turhal Vazanya Köyü olarak nüfusu kayıt olurlar. Burda bir kardeşlerine (öz değil üvey ama Bostankolu olarak geçiyor) Samsun’dan İledik (Ladik olabilir?) bir kadınla evlendiriyor. O kadınla birlikte kadının bir yakını da oraya geliyor, Hasan isminde, o da o kabileye dâhil oluyor. Burda; Erdoğanlar, Zabanlar, Gürer’ler diye üç kabile vardır, olmuşlar. Bu köy halen devam ediyor ama ismi Ayranpınar Köyü oldu.
Seyyid Dursun Doğanay Dede Hakk'a Yürümüş...
Seyyid Dursun Doğanay Dede Hakk'a Yürümüş...
Geleneği yaşatan, çok farklı ve renkli bir kişiliği olan, İzmir'de Yunus Emre Derneği'ni kuran, kendisiyle söyleşi de yaptığım, Baba Mansur Ocağı dedelerinden aynı zamanda halk ozanı Seyyid Dursun Doğanay'ın 8 Aralık'ta Hakk'a yürüdüğünü bugün öğrendim. Devri daim olsun, hizmetleri, eserleri, birbirinden güzel şiirleri, dostluklarıyla her daim yaşasın...


Yavuz Top'la Söyleştik..
YAVUZ TOP’la Söyleştik…
Değerli üstadımız Yavuz Top ile Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı, Bilgi ve Dokümantasyon Arşiv Merkezi için zengin içerikli bir söyleşi yaptık. Tuzla'da bizlere kapısın ve yüreğini açan Yavuz Top abimizle birlikte; Bu çekimleri gönüllü yapan Kameraman Mahmut Akdemir'e, Gönül İnsanı Haşim Turhan'a, Divriği Gazetesi Yayın Yönetmeni Yahya Kemal Bayar'a, Ozan Ferman Taka'ya şükranlarımla...


FERMAN TAKA'YLA SÖYLEŞİ
Şiirleri, Öyküleri, Desenleriyle Bir Kültür Sevdalısı…
FERMAN TAKA’yla Söyleşi
Kendisi inşaat ustası, iç dekorasyon işleri yapıyor, geçimini bu işten sağlıyor. Ama çocukluğundan beri hayallerinde olan, düşlerinde olan doğa sevdası onu aynı zamanda şiirler yazan, öyküler kaleme alan, kendi uğraşlarıyla desenler yapan bir sanatsever-kültür sevdalısı yapmış. Ferman Taka’dan bahsediyorum; aşk dolu yüreğiyle erenlerin, ozanların dünyasında gezinen, sohbetten, dostluktan, müzeleri gezmekten, doğadan hoşlanan Taka’yla bir söyleşi yaptım…
Ayhan AYDIN
Sevgili Ferman Taka, kendinizi anlatmanızı istesek neler söylersiniz, ne zaman ve nerede doğdunuz?
8 Mayıs 1959’da Erzurum Aşkale Sarıbaba Köyü’nde doğmuşum.
Köyde kaldınız mı?
17 yaşıma kadar köyde kaldım.

Köyde neler yaptınız? Çocukluğunuzu anlatır mısınız?
Çok mutlu bir çocukluk dönemim geçti. Çocukluğumda doğada gördüğüm o renkleri, gökyüzünün güzelliği, suların berrak ve temiz akması beni doğa tutkunu yaptı. Çiçekleri, böcekleri, ağaçları ve tüm canlıları doğayla bir bütün olarak gözlemlemek en büyük zevkimdi. Doğada gördüğüm şeyler gece rüyalarıma yansırdı. Gündüz uzaktan baktığım tepeleri, çayırları gece rüyalarımda gökyüzünde uçarak izlerdim. Kuşlarla gökyüzünde dans ederdim. Bu gibi rüyalar benim sabahları mutlu şekilde uyanmamı sağlardı. Askerden sonra yurtdışına gittim. Yirmiye yakın ülke gezdim. Farklı kültürler tanıma fırsatını buldum; farklı insanları, farklı yerleri gördüm. Farklı inançtaki insanlarla birlikte çalışırken onları tanıdım. Ve insanlarda şunu gördüm; insanların dininin, milliyetinin, cinsiyetinin önemli olmadığını iyilerin iyi, kötülerin kötü olduğunu gördüm.
Halk Ozanı Hüseyin Çeker İle Söyleşi
Geleneği Yaşatanlar Konuşuyor…
HALK OZANI HÜSEYİN ÇEKER
(OZAN ŞAH HÜSEYİN) İLE SÖYLEŞİ
Ayhan Aydın
Ozanım bana yaşamınızdan bahseder misiniz? Nerede ve ne zaman doğdunuz?
Kahramanmaraş’ın Elbistan İlçesine bağlı Körcek Köyü’nde, 1961’de dünyaya gelmişim.
Annemin babası Hüseyin Yılmaz Dede idi. Tunceli Ovacık’ın Çilhoruz Köyü’nde doğmuş, aynı zamanda o köyün sahibiymiş, farklı yerlerde yaşamış en son Afşin’e bağlı Çomudüz Köyü’nde yaşayıp, vefat etmiş, mezarı oradadır.
Bu Hüseyin Dedem, Mahzuni’yle, Âşık Meçhuli, Perişan Güzel, Davut Sulari, Kul Ahmet ile içli dışlıydı. Benim dayım Süleyman Dede Ankara Natayolu’nda oturuyordu, çok sevilen bir dedeydi. Âşık Emekçi de onlarda kalıyordu, öğrencilik dönemlerinde. Dayımın vasıtasıyla bazı ozanlarımızı daha iyi tanıma fırsatım oldu. Âşık Mahzuni’yle, Emekçi’yle, Viçdani’yle, Ali Hayrani’yle, Kul Ahmet’le, hepsiyle tanıştım. Âşık Hüdai ve Abdullah Papur’la arkadaşlığım oldu. Bu şiir yazma, bu ozanlık onlardan bana geçen bir erdemliliktir.
İlkokulu bitirdikten sonra köyden ayrıldım, 1970’de İstanbul’a geldim.
Köyde ne kadar kaldınız?
Köyde benim babam çobanlık yapıyordu. Durumumuz zayıftı bizim. Mecbur kaldığım için İstanbul’a, Ali abimle birlikte geldik. Beni abim getirdi. Birlikte Eminönü’de işportacılık yapıyorduk. İşportacılık yaptığım dönemlerde Âşık Hüdayi’yle tanışma fırsatımız oldu. Âşık Yener’le tanışma fırsatımız oldu. Zaman zaman Ankara’ya da gittim. Dayımda kalıyordum. O da dede olduğu için çevresi genişti. Ben de onun çevresindeki dedelerle, ozanlarla tanıştım. Ama İstanbul’da yaşıyordum.
Köyünüzü biraz anlatın?
Köyümüz kırsal bir alandadır. Fazla bir özelliği yok; karım, hayvancılık yapılır. Âşık Meçhuli’nin köyü Kaşanlı bizim köye çok yakındır, yayan kırk dakikada gidiyorduk.
Köyde ocak, ziyaret var mıydı? Cem oluyor muydu?
Köyümüzde cem olmuyordu.
Yakın köylerde cem cemaat oluyor muydu?
Yok, olmazdı.
Köye ozanlar gelir miydi?
Gelirlerdi, köy köy gezerlerdi. Aşık Meçhuli gelirdi, Aşık Perişan Ali gelirdi, Mehmet Ali Güzel gelirdi. Ozanlar gelip gezerlerdi.
Kalırlar mıydı?
Bazen kalıyorlardı.
Sohbet muhabbet oluyor muydu?
Yıl 1970’ler başı… Aşık Mechuli kış gününde, bir atla geldi. Bizim Mustafa Yüksel’de, amcaoğlunda misafir kaldı. Tabii sabah atı yularından tutarak götürdü. Başka bir köye gitti. Aradan yirmi sene geçti. Ankara’da, tesadüfen amcaoğluyla yine yüz yüze geldiler, ben de ordaydım. Amacaoğlu dedi ki, sen ne yapıyorsun, ne işle meşgulsün? “O da dedi ki”, yirmi yıl önce elimde gördüğün yuları halen çekiyorum, halen çekiyorum, dedi.
Annemin babası Kureyşan’lıydı. Hüseyin Yılmaz Dedem, (yani Kureyşanlı, denilen dedem) on yedi yıl Rusya’da esir kalmış. Orada da evermişler, bilgi birikiminden dolayı. On yedi yıl sonra Dersim’e kaçıp geliyor. Dersim’de bakıyor ki, oğulları Hasan ve Hüseyin öldürülmüş. Komşulara sora sora Kayseri’den Maraş’a geliyor. Sora sora bizi buluyor. Annem Gülüstan’ı tanımış. Ve Emine isminde bir teyzem, Süleyman Dayım, Musa Dayım var. Musa dayımı göremiyor. Süleyman, Gülüstan ve Emine… Kalan çocuklarını görüyor. Veli Yılmaz Dedemin babası, oğlum bizim memlekete yani Dersim’e dön, diyor. O da dönmüyor. Çomudüzü’nde Hakk’a yürüyor.
Ben Dersim’deki köyümüzü de arıyorum, Çilhoruz Köyü’ymüş bizim eski köyümüz.
Babamın babası Ali dedeyi tanıyamadım, görmedim. Malatya Kürecik’te sanırım vefat etmiş.
Babamın bir kardeşi varmış, adı İbrahim’miş. Adana Kadirli’de bir bayan tarafından zehir verilerek öldürülüyor. Babam da kimsesi olmadığı için, yıllarca çobanlık yapmış. Bütün köy ağalarına hizmet etmiş. Ama babam rahmetli, çok onurlu, gururlu bir insandı. Hayatta hiç kimseye boyun bükmezdi.
Annem Dersim’den bir akrabasına sözlüymüş. Annem onu sevmiyormuş. Benim amcam da “neden senin gönlün yok, ben sizin aranızı bulurum”, diyor. Köyde ev damına gidiyor, annemle konuşmak için. İçeri girince kapıyı arkadan kilitliyor. Damın üstündeki delikten, annemi bir arkadaşıyla kaçırıp babama götürüyorlar. Dışardakiler “ne yaptın, İbrahim, kızın gönlünü aldın mı”, deyince? Gülüyor, aldım diyor. Annemle babam buluşuyor. Sabaha kadar kimse durumu bilmiyor. Sabah deniyor ki, İbrahim kardeşi Musto’ya Gülistan’ı kaçırmış! Bu 1947’de oluyor.
Diğer Makaleler...
- Şahkulu Sultan Vakfı Alevi Akademisi Güz 2016 Bitti
- ŞAHKULU AKADEMİSİ DERSLERİ DEVAM EDİYOR
- ŞAHKULU'NDAN 2016 MUHARREMİ BÖYLE GEÇTİ...
- ŞAHKULU ALEVİ AKADEMİSİ DERSLERİNE BAŞLADI
- HZ. HÜSEYİN, KERBELA VE MUHARREM
- Mehmet Ersal'dan Akademi'de İlk Ders...
- ŞAHKULU SULTAN ALEVİ AKADEMİSİ 2016 GÜZ DÖNEMİ
- TARIK AKAN
- Harabati Baba Tekkesi'ne Sahip Çıkalım
- HÜSEYİN YORULMAZ DEDE (Ozan Seyfili)

