Tarihimizi Yazmak ve Bektaşiliğin Doğuşu Kitabı
Tarihimizi Yazmak ve
Rıza Yıldırım’ın Bektaşiliğin Doğuşu Kitabı Üzerine…
Ayhan Aydın
Can dostlar, iyi – kötü okuyan ve okumayı hiçbir zaman, hayatımın hiçbir döneminde bırakmayan birisi olmanın rahatlığıyla söylüyorum ki, Alevi- Bektaşi toplumu olarak yeteri kadar okumuyoruz. Okuduklarımızı ya tam okumuyor, ya da başka kitaplarla, metinlerle karşılaştırıp, sorup - sorgulayıp okuduklarımız hakkında belli analizler yapmıyoruz.
Duygusal insanlar olarak, bize ne iyi, ne hoş geliyorsa, bizim gönlümüz neye meylediyorsa, oraya yöneliyoruz. Hemen her konuda olduğu gibi kitapları okurken, yargılarda bulunurken, mutlaka taraf tutuyoruz, bazen de, hiç gereği yokken, yazılanlar doğruyu yansıttığı halde, yazılanlara öfkeleniyoruz. Bunların belki hepsi de belli oranlarda doğal şeyler… Bu durum herkes gibi elbette bende de var.
Alevi – Bektaşi dünyasının 30 yıldır içinde olan birisi olarak, tüm gelişmeler, olaylar, etkinlikler beni ilgilendirdiği gibi, bu konuda yazılan kitaplar da beni çok yakından ilgilendiriyor. Gerçekten okuduğum binlerce kitap gibi, her bir yeni kitabı da okuyup ondan bir şeyler öğrenmenin merakı ve heyecanıyla kitaplara bakıyorum. Aynı zamanda artık elbette daha bir dikkatli okuyup, dipnotlarına varıncaya kadar bazen belli yerleri iki üç kez de okuyarak, hem metin, kitap bütünlüğü ama aynı zamanda o güne kadar bildiğim şeyleri de sorgulayarak/karşılaştırarak o kitabı daha fazla değerlendirmek istiyorum. Yani kitaptan tam yararlanmak için o kitabı okuyorum. Bu konuda en büyük ilgi alanlarım da edebi eserler dışında; tarih, sosyoloji, antropoloji, halkbilim çalışmaları. Bende ki okuma aşkı aslında bunca kitaptan sonra işte öğrenme isteğinin dışında da, Alevilik- Bektaşilik konusunda ne kadar eksik yanımızın olmasıyla da ilgilidir. Bu devasa örgünün her alanında da çok ciddi boşluklar var.
Yirmi yılda, kurumların çatışmalarının arasında kalan “dedeler birliği” üç beş sayfalık, “Alevilerde cenaze erkânını” bir kitapçıkta toplayınca büyük bir işi halletmişlerdi! Eyvallah, saygım var… Ama geçip giden 40-50 yılda hakkını yemeyelim hangi kökenden olursa olsun kimi bilim insanı, ciddi araştırma ruhu olan akademisyenlerin yazdığı kitapları toplumumuz tarafından maalesef her zaman uzak bir köşede bırakıldı.
Dedelere, babalara, âşıklara ve sadece kendi özgün yanınızı, kendi yörenizin cemlerini, o köyde doğup yaşamış âşıkları, dedeleri, türbeleri yazın dedikçe, yüzde doksanı, Nuh Aleyhisallam’dan başlayarak bugüne kadar birçoğu basit kurnazlıklar yığını olan birbiriden alıntılarla dolu, basmakalıp ezbere bilgileri alt alta, üst üste sıralayarak bize kitap olarak yutturdular. Bunlara maalesef ki yazarlarımız da dâhil oldu. Bir yazar, gazeteci tek bir alanda eser veya eserler ortaya koysaydı daha iyi olmaz mıydı? İlliha ki her birisi her konuda yazacak, kitaplarını birbirleriyle yarıştıracaklar… Birileri, her şeyi biliyor, her konuda konuşuyor, yazıyor, desinler, diye kitaplar yazıldı… Ne dersin, ne yaparsın?
Bu bilimdir hiç durmadan gelişir, büyür, çoğalır, önü açıktır akıp gider. Alevilik Bektaşilik konusunda yapılan çalışmalar, bu arada bilimsel çalışmalar da, onu tanımlama, ona don biçme, onu şekillendirme, yönlendirme bütünlükleri içinde ele alındığı için, haklı olarak bu konuda da tartışmalar yaşandı. Bundan doğal da bir şey olamaz. Birçok konumuz gibi bu yanımız da, bir gün elbette, bilim insanları tarafından ele alınacak, konuşulacak, kamuoyuyla paylaşılacak, bu da hayatın gerekleri.
Alevilik - Bektaşilik konusunda da, işte Türkçü / Devletçi görüş ve bakış açısı denilip şimdilerde çokça eleştirilen “Fuat Köprülü Ekolü” de denilen, dolayısıyla Alevilik - Bektaşilik konusundaki araştırmaları belli ideolojik temellere oturttuğu söylenen yaklaşıma karşın, hem çok ciddi makaleler, hem de ciddi eleştiri yazıları birbiri arkasından yayınlandı. İyi de oldu. Ama işte bunlar vicdanı olan kalem sahiplerinin yazdıkları olunca yerli yerini buluyor. Karalama, ahkâm kesme ve de ki gevezelik için yapılınca sırıtıyor.
Efendim söyleyip duruyoruz; Alevilerin – Bektaşilerin tarihini Aleviler – Bektaşiler yazmamışlar, yazmıyorlar, devletin resmi ideologları, kalemşorları, devlet okullarında okuyanlar, devletin imkânlarıyla adam olanlar Aleviliği - Bektaşiliği yazıyorlar... Böyle söyleniyor, böyle yazılıyor. Böyle yaklaşımlar da var. Bunu da bazı Alevi yazarlar, aydınlar, akademisyenler de dile getiriyorlar. Eyvallah epey haklılık payı elbette var…
Devamını oku: Tarihimizi Yazmak ve Bektaşiliğin Doğuşu Kitabı
Hızır – İlyas YA DA HIDIRELLEZ
Hızır – İlyas YA DA HIDIRELLEZ
Hıdırellez Bolluk, Bereket, Muhabbet Getirsin…
Ayhan Aydın
İşte efendim; günler - devir ilerler, evren döngüdedir. Gelir; 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gün…
Cemreler yani evrensel olarak hayat kaynağının cilveleri- nazları, ısı kaynakları havaya, toprağa, suya, düştükten sonra kanın damarlarda yürümesi gibi, su da artık topraktan ağaçlara, dallara, tüm bitkilere doğru yürür. Güneşin enerjisini hiçbir kuvvet durduramaz artık. Yaz gelmiştir, her türlü dert tasa geride kalmıştır nihayetinde. Bolluk, bereket, üretim, çalışma, her türlü güzellik doğmuştur.
Peki, bunca güzellik neyin yüzü suyu hürmetine olmuştur?
Nedense çoğunlukla Hızır’dan bahsediliyor. Kültürümüzde İlyas hep geri planda kalıyor sanki. Her ikisinin de peygamber, ermiş, veli kimlikli simgesel değerler olduğunu anılıyoruz. Hızır zaten sadece Alevilerin değil, tüm insanlığın bir büyük değeri. Ama İlyas da var. İlyas Peygamber denizlerin hâkimi, denizlerde darda kalanlara ulaşan, tüm denizlerdeki canlılara hükmeden, milyarlarca deniz canlısının piri. Türkler gerçekten de tam denizci bir millet değil, dolayısıyla Aleviler’in de denizden gelen tehlikelere karşı çağıracakları fazla bir şeyleri olmuyor, belki de. Ama karalara hükmeden, kasırgalar gibi dağ başlarından gelen zemheri fırtınalarında, soğuklarında insanlar en çok Hızır’ı çağırıyorlar. Hızır, Hızır Aleyhisselam’dan çok zaten Tanrısal bir güç… Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Hızır yetiş carımıza boz atlı Hızır! Deyip duruyoruz. Hz. İlyas nerede kaldı? Benim söylediğime bakmayın, yine Alevi düşüncesi çok zengin, yoksa niye onlar da Hıdırellez desinler? Hızır/Elyas yani. Demek ki Elyas’ı, İlyas’ı da biliyor bu toplum.
Benim his dünyamda ise şu var sevgili dostlar; dünya tam bir döngü içinde, yeryüzündeki tüm insan toplulukları da bu döngünün on binlerce yıldır farkındalar. Yaşamları ister istemez bu döngüyle şekilleniyor. İşte dinler, mitolojiler, efsaneler, anlatılar, masallar, hikâyeler, menakıpnameler çok yoğun olarak evrenin döngüsüne uymuş insan topluluklarının yaşamlarını şekillendiren yasalarla ve geleneklerle birebir örtüşüyor. Bunda; Kürt – Türk fark etmiyor, Fars fark etmiyor, Ermeni, Rum fark etmiyor. Doğanın içinde yaşayan insan denen varlık da, a’dan z’ye doğanın evrensel yasaları içinde var olabiliyor. Ona anlam kazandıran felsefe ise kültür dediğimiz yine de doğa- insan – yaşam bütünlüğünde gizli. Kosmos denen ise insanın ona yüklediği anlamlarla belirginleşiyor.
Çok kabaca hem yaşamına, hem inancına, hem ruhuna işleyen bu döngüde Türk – Kürt toplumu içindeki Alevi - Bektaşi kitlesi doğanın esiri olduğu, kıtlığa, açlığa, çaresizliğe, kimsesizliğe, yalnızlığa karşı mazlumca duruşuyla cümle eren ve evliyaların başındaki Hızır’ı en büyük yar ve yardımcısı olarak görmüş. Hızır’ın çağrılmadığı yerde ise işte aynen ondan istediği şeyleri en yakınındaki, zihnindeki, anılarındaki, ruhundaki, duygularındaki eren-veli-evliyaları çağırırak onlardan medet dilemiştir. Onların kurtarıcıları “yer – su”, “gök- ata” “dağ- ağaç-orman” binyıllardır süregelen öz kültürlerinin ve inançlarının bir doğal uzantısı olan ulu erenlerdir. Bu bir putperestlik, puta – tapıcılık değil, bilakis “gerçeğin” ta kendisidir. Yani bugün Diyanet İşleri Bakanlığı’nın zehirli elleri içinde sıkılıp, boğulmak istenen; “türbelere mum yakılmaz, bez bağlanmaz, mezarda yatandan medet dilenmez, kulluk sadece Allah’adır, bunlar yaratıcıya şirk koşmaktır, bid’attır.” denilen kıyıcılıklara karşın tüm benlik ve ruhlarıyla yaşattıkları öz inançları – kültürleridir.
İsteyen Tanrı’ya istediği gibi ibadet eder, istediği gibi yakarır, Tanrı’yı istediği yerde, mekânda arar, bulur. Bin yıllardır insanları inanç ve ibadet farklılıklarından dolayı diri diri yakanlar, onlara idam fermanları yazanlar tüm dünyada milyonlarca insanın kanını dökmüşlerdir.
Zalimin zulmü altında inleyen, doğanın ölümcül kuşatmasında daralan, yokluğun pençesinde bunalan Anadolu ve Rumeli insanı işte binyıllar boyunca kendisine her şeyden yakın bildiği, en şekilsiz, en engelsiz, en kolay ulaşabileceği özden gelen yakarmalarını Hızır aşkıyla dile getirmişlerdir.
Boz Atlı Hızır; karlı dağları aşıp, dar günlerinde mazlumun imdadına yetişirken, hiç şüphesiz ki, birer canavara dönüşen denizlerdeki fırtınaların ellerinde mahrum kalan denizcilerin carına da yine İlyas Aleyhisselam yetişiyordu. Denize çok uzak olsa da Alevi - Bektaşi toplumu onun da varlığını biliyor, hissediyordu, benimsiyor.
Kışın zemheride Dersim’de kan kusturan soğukta her şey bitmiş, un bitmiş, yağ bitmiş, yakacak odun bitmiş, özlerinde “Hakk Muhammed Ali” aşkı çağlayan gül yüzlü canlar, ellerindeki en son malzemeleri toparlayıp hep birlikte lokma ederlerken, çerağları; belaların, musibetlerin def olması aşkına Hızır’ı çağırmak için yakıyorlardı.
İşte kışın en zor günlerinden önce aslında bir birlik lokması, bir birlik kurbanı daha vardı: Abdal Musa Birlik Lokması ve Cemi. Anadolu’nun birçok yerinde yaygın olarak yapılan bu uygulamayla, kışa girmeden insanların esenlikleri, hayır duaları için, çoluk-çocuk, görgülü – görgüden geçmeyen, müsahipli – müsahipsiz tüm canlar bu birliğe dâhil olurlar, hayır dualarla, yakılan çerağlarla kışa adım atılırdı.
Sonrasında ise; işte en çetin günlerde Hızır çağrılır, Hızır aşkına oruçlar tutulur, dilekler dilenir, Ya Hızır, Ya Hızır, Ya Hızır nidaları dağları, taşları inletirdi.
Gün döner, zaman ilerler… O koyu karanlık günler altındaki insanoğlu içerdedir, zar – zor malına davarına bakabilir. Bahçede her şey bitmiştir, kilerler boşalmıştır.
İşte sevgili canlar; “gece – gündüz” eşitliğinde her canlının türediği Toprak Ana’da bereketin işaretleri peydah olmaya başlar. Gece – gündüz eşitlenmiş, günler uzamış, kış hafiflemiş, zemherinin soğuğu azalmıştır. Bu ısınma, bu günlerin uzaması en büyük umuttur Anadolu ve Rumeli insanı için…
Ve… Günlerden o gün Gece ile Gündüzün eşitlendiği gün, Velayet sahibi, mazlumların yar ve yardımcısı, Adaletin kılıcı, Allah’ın Arslanı, Mertlerin Şahı, İmam Ali dünyaya gelmiş, kainat şereflenmiş, bolluk bereket günleri gelip yetişmiştir. Hatta Alevi - Bektaşi toplumu Hz. Fatıma Ana’yla Ali’nin evlendiği gün olarak da görürler Sultan Nevruz’u. Tüm yeryüzünde insanlığın ortak bayramlarından, çok özel günlerinden birisi olan Nevruz, yani gün dönümü, yeni gün başlangıcı Anadolu topraklarında da derin anlamlar ifade eder. İşte koyunlar kuzular, dallarda filizler çıkar, karlar eriyip toprak ısınmaya başlayınca hayata bereket gelir. Bu bereketi ister Güneş getirsin, İster Hakk Muhammed ile aynı nurdan olan ve Analığın – Doğurganlığın – Saflığın – Bereketin simgesi olan Fatıma Ana’nın eşi olarak Ali getirsin, hiç fark etmez…
Artık Nevruz’da; deliller yanar, sazlar çalar, nefesler söylenir, sütler dağıtılır Ali’nin doğduğu gün bugündür, diye.
İşte efendim; günler - devir ilerler, evren döngüdedir. Gelir; 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gün…
Cemreler yani evrensel olarak hayat kaynağının cilveleri- nazları, ısı kaynakları havaya, toprağa, suya, düştükten sonra kanın damarlarda yürümesi gibi, su da artık topraktan ağaçlara, dallara, tüm bitkilere doğru yürür. Güneşin enerjisini hiçbir kuvvet durduramaz artık. Yaz gelmiştir, her türlü dert tasa geride kalmıştır nihayetinde. Bolluk, bereket, üretim, çalışma, her türlü güzellik doğmuştur.
Peki, bunca güzellik neyin yüzü suyu hürmetine olmuştur?
Elbette bugün için Alevi - Bektaşi toplumunun bir bölümünün köklerini, özünü, ibadetinin anlamını, değerlerini bir tarafa bırakıp, birbiriyle uğraşmayı maharet saydıkları, boş işlerle uğraşıp boğuşmayı beceri saydıkları bu günlerde unuttukları bir büyük değerleri sayesinde olmuştur.
İşte can dostlar; yazın gelişine Hızır ile İlyas’ın bir araya gelmesi vesile olmuştur.
Hızır ile İlyas 5 Mayıs’tan 6 Mayıs’a kadar öyle derin, öyle özlü, öyle güzel muhabbet eylemişlerdir ki, tüm karalardaki, tüm denizlerdeki fırtınalar, karlar, kışlar bitmiştir, sona ermiştir.
Hızır ile İlyas öyle güzel bir dertleşme, öyle güzel can cana, cemal cemale, öz öze bir sohbet etmişlerdir ki, onların muhabbetlerinin aşkına topraktan bereket, denizden nimet, dağdan ılık rüzgârlarla huzur inmiştir ovalara…
Ekinler, emlik kuzular, burçaklar boy vermiş, hem karınlar, hem gönüller doymuştur.
Gönüller birlenmiş, gam – tasa – kasavet dağların arkasına çekilmiştir.
Külekler bal ile yağ ile dolmuş, çalışma bereketi, üretim, umut, sağlık, sevgi, birlik, dayanışma, tüm her yeri sarmış, sarmalamıştır.
Hızır İlyas da yine mekânlarına çekilmişler, el ele, gönül gönüle bu doğa barışını sağlamanın kıvancıyla yine dünyanın dört bir yanındaki mazlum, darda – zorda olanların imdadına yetişmek için yine bilinmezlikler içinde sır olmuşlar.
İşte tüm dünya insanlığı, elbette bu arada kendi camiamız Aleviler – Bektaşiler senliği – benliği- ikiliği, boş işlerle zaman geçirmeyi bir tarafa bırakıp öğretilerinin temeli olan “muhabbet meydanında bir olmayı” sağlayabilirlerse, bahara da ererler, yaza da ererler, üzerlerinde oynanan her türlü karanlık oyuna karşı birliğe de ererler.
Gerçeği görenlerin demine, devranına Hü dostlar, Hü…
Aşk ehline muhababbetlerimle…
Ayhan Aydın
6 Mayıs 2020
Rumelihisarüstü, Sarıyer
Boğaziçi'nde Bir Bektaşî Dergâhı: Şehitlik
Boğaziçi'nde Bir Bektaşî Dergâhı: Şehitlik
Şevki Koca
Merhum pederim Turgut Koca Halife Baba'nın tesbitlerine göre; Rumelihisarı'nın yapımı sırasında şehid olan azizlerin anısına bölgede bir taş dikilmiş. Üzerinde Hicri 855 (Miladi 1455) yazılıdır. Yine Saka Baba'nın kabir şahidesi yörede halen bulunmaktadır. Taşın üzerinde, Hicri 855 (Miladi 1451) ibaresi mevcuttur. Yine dergâha ismini veren son dönem postnişinlerinden Nâfi Baba'nın atalarından, soyu Hz. Hüseyin'e çıkan Es-Seyyid Şeyh Bedreddin'e ait kabir de, bu bölgede bulunmaktadır. Kabir taşındaki bilgiler, şu şekildedir: "O, buraya zaferlerin Babası Sultan Muhammed Han ile birlikte gelen şerefli Akşemseddin'in yoldaşlarından, sırrı kutlu olsun Es- Şeyh Mustafa oğlu, Es-Seyyid Es-Şeyh Mahmud oğlu, Es-Seyyid Es Şeyh Bedreddin'dir." (Bu şahıs, Simavnalı Bedreddin'le karıştırılmamalıdır.) Sene Hicri 855 (Miladi 1451) kabir taşındaki tacı, elifî taçtır. (Balım Sultan öncesi kutupların taçları Hüseyni; oniki terkli olmayıp, genellikle elifi; dört terkli'dir.) Bu dergâha; Şehitlik Dergâhı, Üç Şehitler Dergâhı, Boğazkesen Dergâhı, Nâfi Baba Dergâhı, Deniz Abdal Dergâhı isimleri de verilmiştir. Esasen Deniz Abdal Şehremini'de yatmaktadır. Kendisi, Fatih
dönemi ricâlindedir. Belki de, denize açık bir dergâh olması bakımından, bu isim yakıştırılmış olabilir. Yine Hadikat'ül Cevami'de bu dergâh hakkında şöyle bir kayıd mevcuddur: "Ve zirve-i cebelde (dağın tepesinde) Şehitlik isimli mahalde bir Bektaş Tekke'si varidi. 1241 (1826) senesi kurbünde zâviyedar olan (Büyük) Mahmud Baba, Birgi namlı beldeye, icla'ya (zorunlu ikâmete) sevkolunduğu sırada da, bu tekye yıktırılmıştır. Yine 1199-1784 tarihli Dergâh dergilerinde de bu konuya ilişkin somut bilgiler mevcuttur. Öte yandan, Vakıflar Dergisi'nin (Xlll'586) sayısında dergâhtan sözedilerek, "Şehitlik Ali Baba Dergâhı" ibaresi kayıtlıdır. Mecmua-yı Teka'ya ise dergâhı Nakşibendi zaviyesi olarak göstererek, tüm atası ve kendinden sonra gelen bel evlâdları da Bektaşî olan Nâfi Baba'yı Nakşi şeyhi ve son postnişin olarak zikretmektedir. Hadikat-ül Cevami'ye göre Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında postnişin olan Mahmud Baba'nın Birgi'ye sürgününden söz etse de, Üss-i Zafer (Vak'anüvis Esad Efendi. İst. 1243) adlı kitapta, Kayseri gösterilmekte olup, merhum pederim Halife Turgut Koca Baba da bir eserinde, Kayseri'yi zikretmiş, bugün adı Develi olan Everek ilçesinde sürgün yaşadığını belirtmiştir.
BİR GARİP DERVİŞ, ŞEVKİ KOCA Dursun Gümüşoğlu
BİR GARİP DERVİŞ, ŞEVKİ KOCA
Dursun Gümüşoğlu
İlk defa 1992 yılında babası Turgut Koca halife baba erenlerde karşılaşmıştım. Orta boylu zayıf uzamış sakalları, pırıl pırıl parlayan gözleri ile ilk gördüğüm hali hep gözümün önündedir. Önceleri pek sıcak ilişkilerimiz olamamıştı. Ama hep onunla baş başa konuşmayı çok istemiştim. Fabrikalara arıtma tesisi yapan bir şirketin şantiye şefi, birinci dereceden teknik adamıydı. Türkiye’nin muhtelif şehirlerinin en ücra yerlerinde şantiyeden şantiyeye koşturarak, bazen aylarca şehir yüzü görmeden çadırlarda, soğuk ve olumsuz yaşam koşullarında hayatını kazanmaya, maddi anlamda kimseye muhtaç olmamaya çalışırdı. Çok fazla uyumayı, yemek yemeyi sevmezdi. En çok yaptığı şey aralıksız kitap okumaktı. Anadolu’da mesâi saatlerinin dışında kalan her anını okuyarak geçirirdi. Hangi konuda soru sorarsanız sorun mutlaka size az çok verecek cevâbı vardı. Konuşmaya başlayınca aralıksız 3-4 saat konuşurdu. Konuşurken asla kendinden bahsetmez, kendini yüceltici, öne çıkarıcı konuşma yapmaz, kendisine de övgü beklemezdi.
Son derece alçak gönüllü asla kırıcı değildi. Giyim kuşamında gösterişten uzaktı ve görüntüye önem vermezdi.
Osmanlıca’ya, dilbilgisi ve yazım kurallarına vakıftı. İş münasebeti ile yurt dışında bulunduğu için yeteri kadar İngilizce bilirdi. Günlük hayatta kullandığımız kelimelerin kaynaklarını, onların çıkışı ile ilgili hikâyeleri anlatır, bulunduğu ortamda kısa zamanda saygı ve hayranlık uyandırırdı. Onu tanıyanlar “ayaklı kütüphane” tabirini kullanırdı.
1997 yılında nasip almıştı. Nasip almakta çok geç kaldığını, anne ve babasını hayatta iken nasip almadığından dolayı son derece üzülür, hayıflanırdı. Çocukluk ve gençlik yıllarında dedesi Hüseyin Kâzım Baba ve babası Halife Turgut Baba’dan annesi Adviye Anabacı’dan çok şey öğrenmişti. Bektâşî dergâhlarının tarihçesi, postnişinler silsilesini, babaların hangi dergâhların müntesipleri olduğu, nasip, dervişlik, babalıklarını kimden aldıklarını bilen yalnız Türkiye’de değil Dünya’da bir eşinin daha olduğunu zannetmiyorum, keşke olsaydı diye hep düşünürüm.
Dedesinin babası Şevki dede 3. devre Melâmî’lerinden Muhammed Nur hazretlerinden intisap görmüş, daha sonra Bektâşî olmuştur. Bu nedenle Turgut baba Bektâşî halife babası olmasına rağmen “Melâmîliğin bütün emanetleri de bizdedir” derdi.
İşte böyle yoğun bir atmosfer içinde yetişen Şevki Koca hayatı boyunca duyduğu çoğu kaleme alınmamış detay bilgilere sahip çok özel bir kişiydi. Ayrıca babasının Hakk’a yürümesinden sonra kendisine kalan pek çok belgeyi toparlamış, bunları eserlerinde yansıtmıştır.
Anne ve babasını tam bir sene ara ile kaybetmenin büyük üzüntüsü içinde öncelikle Bektâşî nasibi aldı. Bu arada gece gündüz yazılar yazmaya kafasında dağınık olan bilgileri toparlamaya başladı. O dönem içinde bulunduğu ruh halini ifade eden çok güzel bir nutkunu aşağıya kaydediyorum.
Hü dost
Cemâl-i pertev’le rıhlet evinde
Mazhar-ı rahmet’e erdin erkence
Dalmıştım Vahdet-i hüsran seline
Çekip de çıkartan el oldun baba
Namaâzım, niyâzım, imânım oldun
Bu acelen neydi, göç ettin Baba
Yoksa, çağırdı mı Âl-i Haydar’ın
Destin’den içmeye tahuru Baba
Bir miras bırakıp kûrb-u Mevlâ’dan
Ateş-i sûzân’a dil oldun Baba
Kör müydü ki bilmem, Zülfikârını
Bileyip, yağlayıp devr ettin Baba
Evliyâ bî- vücud seyr eyler mekân
Zâmana sır’landın aşk olsun Baba
Verâset bıraktın, cönk tomarını
Oğluna petek’de Bal oldum Baba
Fakîrem, dervişem her dem ağlarım
Tükenmez gözyaşım, Kerbelâ’danım
Postacı getirdi selâmın aldım
Vadî-i Semsem’e Gavs oldun Baba
Şevki idim Fecri oldum yanarım
Nûr-u Cemalinde, Kur’an yazarım
Anamı unutmam her dem anarım
Hakirin, mektubun kabûl et Baba
Durbali ve Hasip Baba Tekkeleri, Şevki Koca
Yunanistan’da İrşâd Ocakları:
Hasib Baba Bektâşî Dergâhları
Şevki Koca
Muhterem okurlarım bu yazımızda Yunanistan’da mûkim ecdâd yâdigârı Bektâşî dergâhlarına ilişkin naçizâne bilgiler aktarmak arzusundayım. Bu tekyeler Reni ve İskeçe isimleriyle mâruf asitâneler olup bunların dışında önemli bir dergâhta, Cem Dergisinin 113’üncü sayısında malumat verdiğimiz Katarin (Angelista) hanikâh’ı ve Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli) Dergâhıdır.
Renî (Durbâli) Dergâhı
Dergâhlarımızdan Reni Tekyesi ismiyle tanınmış olan mekânın Bektâşî Argümanlarındaki ismi Durbali Sultân Dergâhıdır. Durbali Sultân Horasan kökenli Seyf-i meşreb Bektâşî azizlerinden olup, Dimetko’lı Seyyid Ali Sultân’ın çağdaşlarındandır. Seyyid Ali Sultân H. 804 (M. 1390) yılında Hakk’a yürümüştür. Orhan Gazi’nin hükümdarlığı esnasında Rumeli’ye yapılan (H. 738-M.1337) tarihli seferde, Durbali Sultânında olduğu rivâyet edilmektedir. Durbali Baba, Seyyid Ali Sultân tarafından icâzet verilerek Mora yarımadası sınırları dışında bir dergâh açmakla görevlendirilir. (Ancak teknik olarak elimizde bulunan bilgiler bu dergâhın kuruluş yılını H. 869-M.1480 tarihinden başlatmaktadır.) Çevre de yaşayan Arnavut kökenli Bektâşî müntesipleri dergâha Torbalı Baba Tekyesi ismi vererek “Tegjae Madh” (Büyük Tekye) sıfatıyla anarlar. Dergâh Mora yarımadasının kuzeyinde, Teselya bölgesinin Pharsala kentindedir. Tepedelen’li Mehmet Ali Paşa’nın M.1790-1822 yılları arasındaki Epirus Valiliği döneminde büyük ölçekli himâye görmüştür. 1882 yılından sonra Teselya’nın Yunanlılar tarafından ilhakı üzerine dergâh bu tarihten itibaren Osmanlı sınırları dışında kalmıştır. Durbali Baba rivâyetlerde; Osmanlı ordusunun Mora yarımadasını fethi esnasında, yerden bir avuç kum alır ve Meriç nehrine atar ve böylece kuruyan Meriç nehri üzerinden Yeniçerileri geçirmesi kerâmetiyle zikredilir. Yine rivâyetlere göre, Selânik de; “Üçler çeşmesi” yöresi ve Yenice Karasu’da “Kırklar Tekyesi” isimleri adı altında dergâhlar uyandırır. Yine müritlerinden Şâhin Baba’yı “Temple” vadisi olan yöreye göndererek “Köpekli” (kepekli) köyü yakınlarında bir dergâh açtırır. Durbali Baba Dergâhının son postnişinlerden Muharrem Mahzûni Baba erenler, aşağıda arzedeceğim bir nefeslerinde bu rivâyetlere yer vermektedir.
Hü Dost
“Horasan şehrinden geliyor Veli
Rûm’a kadem bastı Şâh’ım Durbali
Derya’ya bend’edüp nûr-u ezeli
Bir avuç kum ile Şâh’ım Durbali
Üçler çeşmesinde dergâh eyledi
Kırklar dergâhında er’ler peyledi
Şâhin Babam köperli’ye meyledi
Dürlü kerâmetle Şâh’ım Durbali
Yedi dağ üstüne hazer indiren
Dembedem daima mû’ciz gösteren
Meş’e palamudundan kiraz verdiren
Kanûn-u Sâni’de Şâh’ım Durbali
Ey Mahzuni terk’ol uyma cihana
Fani kulun üç günlük safasına
İmâm-ı zaman’ın yüz sür babına
Günahkârım affet, Şâh’ım Durbali
Hoyrat Yolların Mazlumu
Hoyrat Yolların Mazlumu
Bir masum güzel evlat
Vurulmuş yatıyor upuzun
Çarşının orta yerinde
Cansız bedeniyle kıpırtısız
Ecel gelmiş kapıya dayanmış
Hangi feryat dindirir yangınını
Anasının, babasının, hısmının
Hoyrat yolların mazlumu
Ürkek bakışların ceylanı
Hangi çığlıklar içinde kaldı yarım sevdaların
Kör kurşun diyorlar
Bir karanlık ruhtan çıktı bu gümüş hışım
Bu ülkeye hâkim kılınmak istenen
Faşizmin ölüm kokan nefesi kesti nefesini
Sen bir yadigâr,
Sen bir mihman,
Sen ürkek bir güvercin yüreğisin,
Yaşamın kederini erken sırtlamış emekçi çocuk,
Ecelin pençesinden kurtulamayan çaresizim
Yarım kalan yaşamına
Ağlar, ağlar dururum şimdi
Ayhan Aydın
28 Nisan 2020
Adana'da polisin "dur" ihtarına uymadığı söylenerek öldürülen, Suriyeli, 19 yaşındaki Ali El Hemdan için yazılan şiir...
Diğer Makaleler...
- Bugün 23 Nisan
- 1 Mayıs İşçi Bayramı Kutlu Olsun...
- Ocak, Şubat, Mart 2020’den Notlar
- Makedonya Gezisi Ekim 2016
- Hasan Hüseyin Yalvaç'la Uzun Soluklu Bir Söyleşi...
- HASAN HÜSEYİN YALVAÇ’A SORULAR…
- Kutluay Erdoğan ve Durmuş Günel'le Muharrem Sohbetleri, 1999
- CAFER DÜZGÜNOĞLU DEDE'YLE SÖYLEŞİ
- Belediyeler ve Cemevleri
- Ayhan Aydın’dan Aralık Bülteni, 2019

